Geçen hafta Bilim Kongresi nedeniyle Karaburun’daydım. İzmir’li olmama karşın, pek fazla gitmişliğim yoktur o yörelere; yaşamışlığım ise hiç. Bu kez deniz özlemi, Kongre merakı nedeniyle oradaydım. Bilirim Eylül’de Ege kıyılarının nasıl güzel olduğunu; denizi, doğası durup dinlenmeye çekilmiş gibi solur ve sizi o dinginliğe davet eder. Yıllardır İstanbul’dayım ama, bir kez daha anladım ki Sezen Aksu gibi, benim de “kalbim Ege’de kalmış.”
Şimdi yazıya oturdum; ne anlatmalı, neyi anlatmalı? Ege’yi mi, Karaburun’u mu; Kongreyi’mi? Hepsi de söz edilmeyi hak ediyor.
Ege’den başlayayım. Ne zaman Akhisar’a yaklaşırız, bir başka görünür ovalar, dağlar bana. Dağlarından yağ, ovalarından bal akar derler, bilirim. O grimsi yeşiline hayran olduğum zeytin ağaçları bollaştı mı tepelerde, ben de memlekete gelmiş gibi olurum. Dedim ya, ovası, dağı, denizi, toprağı ile Ege kalbimi çalmıştır.
Bu yeşil bereketin çoğu Rumlar’dan kalmıştır, çok zaman da yeterince hakkını verememişizdir. Hayıflanırım da. Ama doğa bu; yaşadın mı içinde, zamanla bilmeyene de kendini öğretir. Terkedilmiş topraklarda yine bağlar, zeytinlikler oluşuyor; bir kısmı da şehirlerden kaçan doğa ve toprak sevdalılarının elinde. Belki epeyce geç kaldık; yine de şehirlerin tüketim üzerine kurulu dünyasından çıkıp, hayatın üretildiği mekanlara gelince daha fazla umutlanmadan edemem.
Ve, ne zaman yol alsam bu topraklarda, hem doğanın hem bu toprağı geçmişte de, bugün de işleyen insanın önünde eğilmek gelir içimden. Daha doğrusu, hayatı ürettikleri ve doğa karşısında sınırlarını bilebildikleri için tüm toprak insanlarının.
Kuşkusuz kapitalizm onları da az çok kendi kalıbına sokmuştur. Ama doğaya haşır neşir olduklarından, kendilerini ve bencilliklerini merkeze almanın sınırları olduğunu bilirler. Doğayla, toprakla uğraşmak nedeniyle yetinmeyi ve sabrı öğrenmişlerdir. Bilgelikleri de oradan gelir.
Ve düşünmeden edemem; doğaya bunca hakim olup sonunda dünyayı bu kadar yaşanamaz hale getireceğimize, keşke ilk insanların güneşe, aya, yeryüzüne, toprağa, yağmura, havaya tapınmasının hikmetini daha fazla anlayabilseydik. Keşke, en azından verdiğimiz zararın sonuçlarını gördükten sonra yeryüzüne, toprağa, onu işleyen insana sevgi ve saygı duymayı öğrenebilseydik. Keşke, yediğimiz her lokmada yeryüzüne, toprağa ve onu işleyen insanlara şükran duymamız gerektiğini hatırlasaydık. Ama...
Ve Karaburun. Bir yanda, dantel gibi koylar üzerine kurulmuş, doğallığını koruyan, insanın vahşiliğine henüz yenilmemiş bir belde; bağı, bahçesi, zeytini, balığıyla bereketini sunan bir kasaba ve insanlar. Öte yanda bir avuç üniversiteli genç ile yöre insanının özverili çabalarıyla ortaya çıkan bilimsel bir çaba; beyni ve duygularının bereketini esirgemeyen insanların buluşması.
Karaburun Bilim Kongresi. Üniversiteli gençler ile bu gençlere ve yöreye bir şeyler katmak isteyen insanların emeğiyle kotarılan, Karaburun ve Mordoğan Belediyeleri’nin katkısı ile gerçekleşen bir kongre. Bu yıl beşincisi yapıldı; dört gün boyunca 25 oturum ve her oturumda dört veya beş bildiri ile 100’den fazla bildirinin sunulduğu bir toplantı oldu. Bu yılın ana teması da ilginç; “Akademi ve Gündem.”
Ana tema altında bilimsel üretim, akademi ve siyaset, akademinin dönüşümü, alternatif akademi arayışları gibi başlıklar taşıyan oturumlarda çeşitli yönleriyle akademi ile bilim üretimi arasında ilişkiler sorgulanırken, bunun yanısıra tarımdan çevreye, kentten sınıfa, çocuktan öğrenciye uzanan farklı oturumlar da vardı.
Bildiri sunanlar arasında tanınmış isimler olsa da, çoğunun genç akademisyen olmasını Kongre’nin en olumlu yanı olarak görüyorum. Öğrendiğime göre, bu bildirilerin kariyer yükselmelerinde kullanılmaması da isteniyor. Karaburun Kongresi’nin, kendisini faaliyet raporuna eklenmek için bildiri sunulan mesleki kongrelerden ayırt etmek istediği açık; daha özel ilgi ve merakların, daha sıradışı soru ve tartışmaların gündeme geldiği bir platform yaratmak isteği ise takdire değer. Bunun bir dereceye kadar başarıldığı da ortada.
Bir dereceye kadar diyorum, çünkü artılar kadar eksilerden de söz etmek gerekiyor. Kuşkusuz söylenecek başka şeyler de var. Ama, hem bu emek ve çabanın hakkını vermek hem daha olumlu bir şeyler üretilebileceği umudunu korumak adına Kongre’nin bilimsellik iddiası üzerinde durmak istiyorum.
İlk olarak, bir ana tema olması ne kadar güzelse, bu ana temanın dışına çıkılması da o kadar sakıncalı olmuş diye düşünüyorum. Belki ilgi yoğunluğundan, belki başka nedenle, bilmiyorum; ama konuların ve bildirilerin bu kadar artması Kongre’nin kalıcı sonuçlar üretmesini engelliyor.
Kısacası oturumların artması, bildirilerin çoğalması Kongre’ye zenginlik katmış gibi görünürken, gerçekte ilginin dağılması ve tartışmaların azalması nedeniyle bilimsel katkı açısından Kongre’yi fakirleştiriyor. Ve tabii Kongre sıradanlaşıp, benzer toplantıların akıbetine sürükleniyor. Orada bulunmak için, bildiri sunmak için gelmek, fakat kişisel ve akademya olarak bir artı değer sağlayamamak.
Örneğin birbirine yakın oldukları düşünülerek aynı oturuma konulan, aslında aynı konunun çok farklı uçlarından tutan bildirilerin ortak noktasını yakalayıp bunun üzerine tartışmayı derinleştirmek mümkün değil. Kaldı ki, dört-beş bildiriden sonra birkaç yüzeysel soru dışında gerçek bir tartışma yapmak için ne zaman, ne de ilgi ve sabır kalmakta. Oysa asıl bilimsellik, ancak bu tartışmalarla yakalanabilir. Üstelik Kongre’yi izleyen birçok kişi yalnız izlemek değil, katılmak için da orada bulunmakta; birçoğu da benzer konularda çalışan bildiri sahipleri. Bu beyinleri ve bilgileri karşılıklı konuşturamamak israftan başka bir şey olabilir mi?
Hemen her şeyin sunulduğu, ama derinlemesine düşünme-tartışmaya zaman da, zemin de bırakmayan Kongre örneği bu ülkede çok; olmayan ise birlikte düşünme-tartışma ve buralardan artı değerler üretme alışkanlığı.
Umarım dışarıdan gazel okumak gibi almazlar, ama, Karaburun Bilim Kongresi’nin bir farklılığı olacaksa bunun ancak buradaki gelişme ile sağlanabileceğini söylemem gerekiyor.