F Tipi cezaevlerindeki tecrit ve izolasyon uygulamalarına son verilmesi amacıyla 5 Nisan 2006 Dünya Avukatlar Günü’nde “Adaletin olmadığı yerde direnmek haktır” diyerek ölüm orucuna başlayan Avukat Behiç Aşçı, Adalet Bakanlığının F Tiplerine dair iyileştirilmeye yönelik sözü üzerine ölüm orucuna 23 Ocak 2007’de ara vermişti. Tecride karşı eylemleriyle kamuoyunun tanıdığı Avukat Behiç Aşçı’nın adı şimdilerde Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alınan Veli Küçük ile anılıyor. Ergenekon öncesi Susurluk davası ve Hrant Dink suikastında adı geçen Küçük’ün Avukat Aşçı’nın 293 günlük ölüm orucuna son vermesinde etkin isim olduğu konuşuluyor. Aşçı ile basına yansıyan bu iddialar üzerine konuştuk.
»Ergenekon kapsamında ortaya atılan bir iddia var ki, Veli Küçük"ün isteği üzerine sizin ölüm orucuna son verdiğiniz. Susurluk, Ergenekon gibi olaylarda adı geçen Veli Küçük ile sizin gibi son derece farklı bir yönde yer alan devrimci biri hakkında bu tür iddianın ortaya atılmasında ne gibi bir kasıt var?
Öncelikle şunu vurgulamak gerekir. İddianamede böyle bir bölüm olduğundan bahsediliyor ama henüz iddianameyi görmedik. Zaten yer alması da söz konusu değildir. Çünkü Veli Küçük ve arkadaşlarının kim olduğu ayrıntılı olarak biliniyor. Benimse olaylara nereden baktığım açık.
Veli Küçük Susurluk"tan itibaren adı hep anılan bir isim. İlk defa Susurluk"la gündeme geldi ama Susurluk"tan öncede faaliyetleri vardı. Kontrgerilla örgütleri kurmak, orada adam istihdam etmek, uyuşturucu trafiği, silah kaçakçılığı, işkence, köy yakma gibi halka yönelik birçok saldırıdan dolayı bilinen bir insan. Her ne kadar yasalara göre suç olsa da, iktidar sahipleri tarafından suç olarak görülen eylemler olmadığından bugüne kadar yargılanmadı. Ergenekon operasyonu kapsamında yargılanmasının sebebi de iktidar içindeki iç çatışmada bir taraf olarak yer almasıdır.
Her ne kadar iddianamenin tam metni bilinmese de az çok ne olacağını tahmin edebiliyoruz. Ve şunu göreceğiz; Veli Küçük"ün asıl suçları yazılmayacak, asıl suçlarından yargılanmayacak. Ergenekon denen iç çatışma ile ilgili iddialar yer alacak.
İktidarlar hep devrimcileri karalamaya, onlar üzerinde şaibe yaratmaya çalıştı. Örneğin yakın geçmişimizde devrimcileri evlerinde infaz ettiklerinde “dolaplarında havyar bulduk, evlerinin önünde lüks arabalar vardı” söylemleri hep bu karalama amacına yönelikti. “Halk devrimcilerin peşinden gitmesin, devrimcinin söylediklerini dinlemesin” bunu istiyorlardı. "Çamur at izi kalsın" mantığı ile hareket edildi. Bugünde yapılmak istenen budur.
Biz ölüm orucu eylemine 45/1 sayılı genelge dediğimiz sohbet hakkını düzenleyen genelge ile ara verdik. Burada haftada on kişilik gruplar halinde haftada on saat, günde iki saat tutuklu ve hükümlünün bir araya gelerek sohbet etmesini düzenleyen bir haktı. O nedenle ölüm orucu eylemine ara verildi. Ve bu sonucu yaratan 7 yıllık direniş 122 ölü ve tecrite karşı avukatların bir araya gelerek sürdürdükleri kararlı direniş. Ama tabii şöyle bir şeyde sorulabilir; Adalet Bakanlığı yayınladığı genelge de eğer Veli Küçük bir yerleri etkileyip bu genelgeyi yayınlattı ise o zaman bakanla Veli Küçük arasında ki ilişkiye bakmak gerekir. Bizlerle ilgili bir şey değil. Yani biz Veli Küçük"le tamamen farklı yerdeyiz. Tamamen karşı karşıyayız.
»Ergenekon"un bir takım örgütleri taşeron olarak kullandığı da gündemde. PKK ve Sabancı suikastı ile bağlantıları olduğu yönünde iddialar var. Bu iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu mümkün değil. Dolayısıyla suni gündem yaratarak, dedikodular yayarak "çamur at izi kalsın" politikalarına devam ediliyor. İktidar kendince bazı güçleri yok etmesi gerektiğini düşünüyor. Bunun içinde sadece yasalarla sınırlı bir mücadele yürütmüyor, yasadışı işler yapıyor. Mesela kontrgerilla örgütlenmeler ya da dedikodular yaratma, karşıtlar yapma gibi bu da o faaliyetin bir parçası, öyle gözüküyor. Öyle çok kullanılan bir yöntem oldu ki, inandırıcılığı kalmadı. Ama iktidar bundan da vazgeçmiş değil. Devam da edecek. İleride başka şeylerde göreceğiz.
»AKP hükümetinin bu operasyonla gerçekten demokratikleşme gibi bir hedefi var mı?
Bir an için olduğunu varsayalım. Örneğin 12 Eylül darbesi yapıldı, AKP hükümetinin yeterli sayıda milletvekili var. 12 Eylül darbecilerini yargılasınlar. Daha sonra Şemdinli var. Şemdinli"de ortaya çıkanları AKP ile Genelkurmay birlikte örttüler. Genelkurmay "bunlar iyi çocuklardı" dedi sahip çıktı. AKP de savcıyı görevden aldırdı. Savcı öyle bir duruma getirildi ki hiçbir kamu kuruluşunda çalışamayacak, avukat dahi olamayacak.
Ya da yeni yaşadığımız 1 Mayıs. İstanbul"da artık herkesin devlet terörü dediği bir terör estirildi. İki kişi bir araya geldiğinde üstlerine bomba atıldı, su sıkıldı. Çok da yeni oldu bu olaylar. Bize bunu yaşatan da AKP hükümetidir. AKP hükümetinin bakışı başbakanın söylemiyle belli oldu zaten: “Ayaklar baş olamaz”.
»Birçok kişi tarafından Ergenekon operasyonunun kapatma davasına karşı bir misilleme olduğu ifade edildi. Sizce AKP gerçekten bir güç gösterisi mi yapıyor?
Zaten geçmişte de aralarında yürüyen bir kavga, savaş vardı. Şimdi biraz farklı bir boyuta farklı bir yere taşınıyor. Görünen o ki, AKP bütün her yerin kontrolünü eline geçirmeye çalışıyor. Devlet kurumları olsun, bakanlıklar olsun hatta bununda ötesinde demokratik kitle örgütlerinin yönetimlerini de ele geçirmeye çalışıyor. Tabii ulusalcı kanatlar mevzilerini bırakmak istemiyorlar. Bu bir dönem başörtüsü ve türbandı, şimdi AKP"nin kapatılma davası ve Ergenekon üzerinden tartışılıyor. Burada birçok soru işareti söz konusu. Mesela; Ergenekon operasyonu kapsamında generallerin gözaltına alınmasından kısa bir süre önce Başbakan Kara Kuvvetleri Komutanı"yla görüştü, ki Kara Kuvvetleri Komutanı"nın bu ağustos ayında Genelkurmay Başkanı olacağı bekleniyor. Bu dikkat çekici.
»Geçtiğimiz perşembe günü Taraf Gazetesi haberine göre darbe planları arasında medyanın da el altına alınması yer alıyordu. Bugün medyaya göz attığımızda, bir hakimiyet kurulduğu görülüyor. Dolayısıyla bu darbe psikolojik olarak gerçekleşmemiş midir?
Geçtiğimiz yıllarda Süleyman Demirel "Darbe yapmaya ne gerek var, zaten şuan darbe koşullarının hepsi mevcut" demişti. Bugünde aynı durum geçerli. Bugün basın açıklaması yaptığınız için örgüt üyeliğinden yargılanıyorsunuz. Ya da polis Ankara"da bir devrimciyi infaz ediyor siz bunu kınayan bir açıklama dahi yapamıyorsunuz. Mesela Sivas"ta "Ortak Düşman Amerika" diye bir sergi açıldı, o sergiyi açanlar illegal örgüt üyeliğinden yargılanmaya başlandı. Hayat TV"nin yayını fişi çekilerek engellendi. Bunlar yaşanırken zaten darbe yapmaya gerek yok.
Burada birçok soru işareti var. Örneğin deniyor ki emekli generaller darbe yapacaktı. Mantıken görev başında olanların darbe yapması mümkündür. Şimdi emekli olan generaller darbeyi nasıl yapacak? Eminim; bu dava kısa bir süre sonra gündemden düşürülür, unutulup gider. Şemdinli davası, Susurluk davası gibi... Burada ne gerçek manada bir darbe ihtimali var ne de AKP"nin darbe karşıtlığı söz konusu. İki taraf arasındaki kavga değişik boyutlarda sürüyor. Zamanlama da çok ilginç. AKP"nin kapatılma davasının karara bağlanacağı aşamada Ergenekon operasyonu yapıldı. Köşe yazarları, muhabirler, generaller hepsi toparlanıyor sonra toz duman yaratılıyor. Devrimciler de Ergenekon"un parçası haline getiriliyor. Ne AKP"nin derdinin demokrasi olduğuna inanmak mümkün ne de ulusalcıların dediği gibi kendilerinin anti-Amerikancı olduğuna inanmak mümkün. Halkın özlemlerini, halkın değerlerini kendi savaşları için kullanıyorlar.
»Sizin de dediğiniz gibi; ülke 60"lar 80"lerden sonra Susurluk, Şemdinli ve Ergenekon gibi birçok sorunla karşı karşıya kaldı. Bunca antidemokratik uygulama varken gelişme şansı var mı?
Bu biraz bizim vereceğimiz mücadeleye bağlı. Eğer biz kendi mücadelemizi büyütmezsek kendimizi halkımıza doğru anlatmazsak bu katliamlar provakasyonlar amacına ulaşacaktır. Bu katliamların amacı halkı demoralize etmek, örgütsüzleştirebilmek ve çökertmek. Terör dediğimiz sadece şiddetle uygulanmıyor. Bugün bir yozlaşma programı var. Mesela; uyuşturucunun yaygınlaşması, yoksulluk, açlık. Bütün bu baskı yöntemlerine rağmen biz gerçekleri anlatacağız. Tek yapmamız gereken de bu.
***
‘İlerici olan biziz’
» Çağdaş Avukatlar Gurubu’nun İstanbul Baro Başkanlığı’na aday adayı olurken ne hedeflediniz?
Geçen sene aralık ayında Ankara"da bir kız infaz edildi ve barodan bu konuda bir tepki duymadık. Basın açıklamasına katılan insanlar örgüt üyeliğinden yargılanıyor. Bunun gibi birçok hak ihlali örneği verebilirim. Ya da televizyonlar kapatılıyor. Baronun burada hiçbir görüşü yok mudur? Bunlar hukuka uygun eylemler midir? Tabii ki hayır. Bizim hukuki duruşumuz tam tersidir. Biz antifaşist, antiemperyalist dünya görüşüyle, hukukunda bu mücadelenin içinde olması gerektiğini düşünüyoruz. Baro elbette ki avukat arkadaşlarımızın sorunlarını çözmelidir, onların görüş önerilerini alarak onları tartıştırarak onların alacağı kararları hayata geçirerek çözmelidir. Ama sadece avukatların sorunlarını değil bu ülkede yaşayan herkesin sorunlarını çözmek konusunda duyarlı olmalıdır. Bunu da Çağdaş Avukatlar Grubu yapar. Çünkü ilerici olan biziz. Çağdaş Avukatlar Grubu baro seçimlerini kazanmalıdır.
CANAN AYDIN