BERLİN KIŞINDA, DUVAR, FESTİVAL VE BRECHT...
Berlin ocak ayının son günlerinde -15’leri görürken, uçakla yolculuk yapmak şerefine nail olmuş bir gezgin olarak, tren ile şehir merkezine doğru yol alıyorum. Lise arkadaşlarımdan pek çoğu bu güzel şehirde yaşamlarını sürdürüyor. Yanısıra, kredi kartımda birikmiş mil puanlarıyla (2 yılda biriken miller ve ayrıca miller yanmasın diye!) Tegel Havalimanı’na inen A 321 in içindeyim, karın kapladığı pisti ve ötedeki kaldırımları, haftalar geçmesine rağmen buz tutmuş küçük kar tepelerini rahatlıkla görebiliyorum.
Berlin’de şu kış günlerinde neler oluyor ve neler yaşanıyor diye aklından geçirenlere verilecek cevapları bulacağınız bir seyahat yazısı ile başlıyoruz okumaya. Berlin’deki çok renkliliğin içerisinde, Türklerin nüfusu önemli bir yer tutuyor, semt olarak bakıldığında ise Kreuzberg’deki Türk nüfusu yoğunluğu ile, Türkiye’nin en kalabalık semtlerini bile geride bırakıyor. Kent yaşamına katkılarının yadsınamadığı Berlin’de özellikle hizmet sektöründe faal olan girişimciler restoran ve kafe konseptlerinde Türk motiflerini kullanıyorlar. Dönerin ise Berlin’de ayrı bir yeri var, zira kimi çevreler dönerin Berlin’de icat edildiğini ileri sürüyorlar. Bunun yanında Türk asıllı işletmeler yaptıkları yatırımlar ve ticari girişimleri ile başkent ekonomisine belirgin katkılarda bulunuyorlar.
Benim ise şehre bu gelişimde yapmayı planladıklarım arasında; Berliner Ensembla’a gitmek, Duvarı ziyaret etmek, duvara gecekondu kuran Türk ile röportaj yapmak ve Soğuk Savaş yıllarının gölgesinde doğumunu müjdeleyen Berlin Film Festivali (Berlinale)’ni ziyaret ilk sıralarda yer alıyor.
Festival ile başlayacak olursam, 11 Şubat’taki açılışa günler varken 60. yıl duyurusu olarak cam panolar dışında pek bir hazırlık göze çarpmıyor. Belki de böyle bir reklama ihtiyacı olmadığından. Şöyle ki, festival ilk yıllarda, sosyalist ülkelerden gelen festival filmleri ile daha sonraları ise kültürel açıklık ve politik baskılar arasında dengeyi sağlayarak yani 1980’lerde ve 1990’larda, Doğu Avrupa ve Asya sineması için bir platform haline gelmeyi başarmış bir festival olarak öne çıkıyor. Bu arada, festivalin açılış günü yaklaşırken, Time dergisi tarafından bu yıl dünyanın en önemli 100 insanı arasında gösterilen yönetmen Werner Herzog’un 60. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin jüri başkanlığını yapacak olması sinemaseverleri heyecanlandırıyor. Bu arada “Herzog’un yapıtları sinemanın artistik yönünü hızlandıran en önemli dinamiklerden biri” diyen Berlin Film Festivali Başkanı Dieter Kosslick, gazetelere verdiği demeçlerde, etkinliğin 60. yılında ünlü yönetmeni ağırlamaktan büyük onur duyacaklarını belirtiyor.
Berlinale’de bu yıl 3 Türk filmi gösterilecek. Semih Kaplanoğlu imzalı ‘Bal’ ana yarışmada Altın Ayı için yarışırken, Reha Erdem’in yönettiği ‘Kosmos’ Panorama bölümünde, Tayfun Pirselimoğlu’nun ‘Pus’u ise, forum bölümünde seyirci karşısına çıkacak.
BİR YANI DOĞU DİĞER YANI BATI
U Bahn (yeraltı treni) S Bahn (yerüstü treni) parkurunda yol almaya devam ediyorum. Şimdiki durağımız Berlin Duvarı. Uzayıp giden bu duvarın bir tarafı esaret, diğer yanı özgürlük? Bir yanı Doğu, diğer yanı Batı. Gece karanlığında bir yanından diğer yanına geçmeye çalışırken yüzlerce insanın vurularak öldüğü ya da yakalandığı uzun ince bir yol ya da geçiş kapılarında ajan değiş tokuşunun yapıldığı karanlık bir nokta. Yani Berlin’i ikiye ayıran Berlin duvarı. Turistler duvarın son kalan bölümlerini görmek için soğuğa rağmen ordalar. Check Point Charlie’deki ıssızlıktan sonra, dönemin halkının acılarını unutturmaması için duvarın 200 metrelik bir bölümünün yeniden yapıldığı sergi projesinin olduğu bölgeye varıyorum. Berlin Kent Meclisi, 182 metre uzunluğunda inşa edilen duvarın sanat eseri olarak sergilenmesine aracı olmuş. Pek çok sanatsever ise Berlin Film Festivali’nin de burada yapılmasını istediğini öğreniyorum. Tabii iki kutuplu dünyanın bu büyük simgesi Berlin duvarı önünde fotoğraf çektirdikten sonra, bir alışveriş merkezine kapak atıp 2.30 Euro’ya bir bardak naneli çay molası veriyorum. Akşam oyununa yetişmek üzere Berliner Ensemble’a koşturuyorum. On sekiz sularında Friedrich Strasse de yürürken; yitik, bitik, kullanılmış, acı çekmekte olan Noel ağaçları dikkatimi çekiyor. Noel yorgunu bu ağaçları umarım belediye faydalı amaçlar için kullanıyordur.
Tüm ihtişamı ile Berliner Ensembla’dayım. Karla kaplı bahçede Brecht’in oturan bir heykeli göz kamaştırıyor. Bertolt Brecht’in tiyatro evinde olmak farklı bir duygu, tiyatronun ziyaretçi defterini imzalıyorum. Benden önce deftere yazan kişinin de bir Türk olmasına şaşırmıyorum. Vestiyerden, 2. balkona kadar her bir köşesini geziyorum tiyatronun. Fuayede Brecht’in oyunları ve Tiyatrosunda sahnelenmiş oyunlarının kitapları tezgâhta Tiyatro öğrencileri tarafından satılıyor. Bu arada bilmeyenler için bir bilgi paylaşmak istiyorum Berliner Ensembla’da 5 avroya oyun izleyebiliyorsunuz.
BERLİN DUVARI ÖNÜNE GECEKONDU
Ertesi gün arkadaşım Işık ile çok enteresan bir yere gidiyoruz soğuğa aldırmadan. Berlin Duvarı’nın bulunduğu yere gecekondu yapan bir vatandaşın yıllarca süren mücadelesi ve kazandığı dava beni çok şaşırtıyor. Alman hükümetinin yıkamadığı tek gecekondunun önündeyim. Berlin Duvarına gecekondu yapanın Yozgatlı olduğunu öğreniyorum. Berlin’i ikiye ayıran duvarın ortasında bulduğu boş arazinin etrafını 25 yıl önce çevirip bahçe haline getiren ve duvarın yıkılmasının ardından bahçeyi genişleten Osman Kalın, zamanla burayı dünyanın dört bir yanından turist çeken ünlü bir gecekondu haline getirmiş. Rivayete göre, gecekondunun meşhur olması ve turist çekmesi üzerine bahçesini daha da güzelleştiren vatandaş zamanında bu alanda şeftali yetiştirmeye başlıyor. Burayı ziyarete gelen Almanlara ikram ediyor ve Almanlar belki de şeftaliyi ilk kez onun elinden yemiş oluyorlar. Berlin duvarı yıkılmadan önce değer verilmeyen kulübe şimdilerde pek ünlü olmuş. Duvarın yıkılmasıyla birlikte bölgede bir tek bu gecekondu kalmış. Dolayısıyla bir anda ilgi odağı olmuş.
Almanya için olduğu kadar bizim için de şaşırtıcı olan bu ziyaretten sonra İstanbul’a dönüş için Tegel Havalimanı’na hareket ediyoruz. İstanbul’daki kar yağışının şiddetinden 4 saat rötarlı kalkan uçakla gece 02.30’da İstanbul’a kültür başkentine iniyoruz. Ancak burada görünen manzara pek iç açıcı değil. Kar yağışı altında ve soğukta beklemeye devam ediyoruz. Havaalanından şehre ne tren var ne de otobüs elbette zenginseniz tüm taksiler sizin.
ADNAN TÖNEL